2008  buruciye yayınları 

biltir@hotmail.com

.

foto:biltir2007

Bütün sebepleri alıp gitme dedim
Bana da yanacak bir sebep bırak...
biltir

 

 

taşındık      www.sumatra.blogcu.com

 

 

.

 

Sana senden kalma bir ateşin

Külleriyle geldim,

Senden kalan son resmi

Güllerle kapladım da geldim

Seni en önce can bildim

Sana senli bitecek

cansız kelimeler biriktirdim

 

Yağmur gözlerinden,

düşerken tanıdı beni.

Sen yine umarsız, yine yabancı.

Yanaklarında hüzün allığı,

Bir umutsuz uçurum,

ellerindeki titreme,

Ben sana koşarak geldim,

Sen bir bulut gibi süzülüp de gittin.

Yağmur ateşe su verdi,

Su aşka damla damla can,

Her damlasında sayısız hicran,

Çekildi gitti çok önceden yağmur,

Birkaç mısra dilimde mağrur,

Ve bulutlar kaldı kimsesiz göğümde,

Vakit yanık entarisini dağlardan topladı,

Bir gül bir sevda acısını kokladı,

Duyma şarkılarımı, dinleme, bilme,

Ben ağlarım kelimelerle,

Sende artık gelmezsen gelme.05072007

 

.

 

Bir kadını ağlatmak...

 

İstanbul sıradan bir anadolu çocuğu için erişilmez bir hayal, ulaşılması gereken bir düştür. Sanki orada bir yitiği vardır, yada kaybettiği herşeyi orada bulacaktır. Acı yoktur orda, açlık yoktur herşey bütün güzelliği ile onu beklemektedir. Martılar, şiir, deniz ve aşktan ibarettir sanki İstanbul. Fatihini beklemektedir ve Fatih te bizim anadolu çocuğudur. Gidip te gelmemek lazımdır, kimileri içinde gidilip te gelinemeyen yerdir. Gözü yaşlı birileri kalır arkada, yada gidilince geri dönülemez...Taşı toprağı altındı bir zamanlar şimdi hangi madendir bilemem ama, benim içinde önemlidir İstanbul ama herkesteki anlamı da farklıdır sanıyorum...

 

Ah İstanbul beyim aman

sen bir hanmısın

varan yiğitleride beyler aman

yutan senmisin....

gelinleri yarsız koyan

bidanem senmisin

gidipte gelmeyende beyler aman

yari ben neyleyim...

Vakitsiz açılan da beyler aman

Gülü ben neyleyim...

Ah İstanbul ıssız kalasın

Taşına toprağına beyim aman

Güller dolmasın

Oda bencileyin aman

Yarsız kalasın

Gidipte gelmeyen de beyler aman

Yarı ben neyleyim(cengiz özkan)

İstanbul’dayız kendimizi şehrimizi başka bir şehre anlatmak için buramdayız. Salonda sıra sıra standlar var, standların başında ilgili kişiler gelen geçene bir şeyler anlatıyorlar. Ürünlerini pazarlamaya çalışıyorlar. Sahnede elinde saz olan iki kişi türkü söylüyor, öyle yanık öyle içten bir seski insanın ciğerlerinden yakalıyor. Yakalamakta yetmiyor tutup kuşatıyor, kavrıyor, buruyor eziyor tüketiyor. Silik bir siluete dönüşüyor insan adımların ardında. Yok gibi geziniyor toprak üzerinde. Ta denirlere işliyor, ta içerden yakıyor.

 

Bir kadın giriyor içeriye, elinde siyah bir karton çanta. Hafif yeşil bir elbisesi var, incecik adımlar atıyor, kimseler duymadan. Etrafına bakmadan yürüyor, sadece önüne bakıyor. Siyah ve uzun saçlarından bir anlam çıkarmak için çok erken. Sade ve şık giyinmişliği yüzündeki anlamlı ifadeyi gizliyor. Beyaz yüzünü kimselere göstermeden bir köşeye oturuyor. Çantasına dizlerini destek yapıyor, kulağı ve kalbi sahnedeki seste. Sahneyi hafif görecek şeklide bir yere oturuyor. Anlaşılan sahneden gelen ses dışında hiç birşeyle ilgili değil. Onu oaraya çeken şey belkide sadece o türkü. Yanık, içli, sıcacık anadolu gibi tertemiz. Kimseyle ilgilenmiyor, kimsenin de kendisiyle ilgilenmesini istemiyor bir tavrı var. Bir ara bakıyorum, ne yapıyor diye. Bir elini saçlarına tarak yapmış, yada başı öne düşmesin diye tutar gibi oturuyor. Diğer elinde beyaz bir mendil var. Gözleri kızarmış, sanıyorum ağlıyor. Utanıyorum sanki görmemem gereken birşeyi görmüş gibi yaparak. Kafamı çeviriyorum. Oda sanki ağlamak için bulduğu bahaneye sıkıca sarılırcasına kendinden geçmiş vaziyette.

 

Anam ağlar başucumda oturur,

Derdim elli iken yüze yetirir,

Bu dert beni yiye yiye bitirir

El çek tabip el çek benim yaremden...

 

Sazın telleri insanın yüreğinde titrer mi, titriyor işte. Birde fonda ağlayan kadın resmi olunca, insan daha bir hüzünleniyor. Daha bir ağlamaklı oluyor. Bir ara gidip konuşmak istiyorum, derdi nedir. Neden ağlar. Neden ağlamak için bir türkünün toprak kokan nağmelerine sığınır insan diye. Sonra böyle tadında kalsın diyorum. Gizemli, hüzün kokulu, türkülerimiz gibi. Her türkünün bir hikayesi vardır ama, biz çok azını biliriz. Çünkü dinlerken bizim hikayemize eşlik eder aslında ve biz yazarız o türkünü hikayesini yeniden. Türküler ardı ardına sıraya giriyor ve gözyaşları damla damla kadının dayandığı bileğinden aşağıya süzülüyor. Sadece türkü aralarında bakıyorum gözyaşlarına, o kimseyi görmüyor kimseye bakmıyor. Dinliyor ve ağlıyor... Türküler bitiyor sahnedeki sazendeler selamlıyorlar dinleyenleri ve sahneden iniyorlar. Kadın çantasını iğreti bir el hareketiyle tutuyor, gözlerini siliyor tekrar beyaz mendiliyle, acılarından arta kalan son bir bakışla bakıyor sahneye ve yüreğine çöreklenen notalara ve adımlarını sürükleyerek çekip gidiyor. Zihnimde birkaç damla gözyaşı ve ağlayan bir kadın yüzü ile ardından bakıyorum bir süre ve hayat devam ediyor....20062007biltir

 

.

foto biltir2007

 

Yukarda resmi görülen parıltılı şeyler bilye, misket diye tabir edilen ve bizim oralarda cıncık diye bilinen camdan yapılma oyun aletleri. Bakmayın ikide birde bunların resimlerini çekmeme. Çocukluğuma inildiğinde görülecektir ki ben bu cıncık işinde o kadar başarılı birisi değilim. Her şeyden önce  bu nesnelerin nasıl tutulacağını ve atılacağını bir türlü öğrenememiştim. Çocukların kendi aralarında “pıttık” diye tanımladıkları ve baş parmakla işaret parmağının arasına düzensiz şekilde sıkıştırdığımdan istediğim hıza bir türlü ulaşamadım. İstediğiniz hız ve performansa ulaşamayınca bu işi bırakmak en iyisi idi bende öyle yaptım. Yıllar sonra geçtiğimiz günlerde mahalledeki çocukları bir araya getirdim ve onlardan cıncıkları olanların getirmelerini istedim. Hatta rüşvet anlamında “resimlerinizi çekip dergide yayınlacağım” sözünü bile verdim. Onlarda apar topar toplanıp geldiler. Ve bir iki elde ben oynadım, atışımı değiştirememiş olmakla birilikte başta aldığım iki tane borcumu ödediğim gibi oyun bittiğinde avucumda üç tane cıncık bile vardı. Ama bu yaştaki sevinmeler çocuksu sevinçlerin yerini tutamıyor, dolayısıyla boynu bükük vaziyette durdum ve çocuklardan birine hediye ettim “uttuğum” cıncıkları. Kulağımda birkaç eski kelime ile veda ettim onlara çekilmiş birkaç güzel cıncıklı kare.

 

Dab (sıralamada en sona kalana deniyor)

Pıttık (yukarda tarifini verdim)

Utmak( kazanmak)

Başım (birinci sıradaki oyuncu)

Çerçöp( cıncığın yerinin temizlenmesi eylemi)10072007

 

.

« Önceki :: Sonraki »