Bütün sebepleri alıp gitme dedim
Bana da yanacak bir sebep bırak...biltir
taşındık www.sumatra.blogcu.com
.
Sana senden kalma bir ateşin
Külleriyle geldim,
Senden kalan son resmi
Güllerle kapladım da geldim
Seni en önce can bildim
Sana senli bitecek
cansız kelimeler biriktirdim
Yağmur gözlerinden,
düşerken tanıdı beni.
Sen yine umarsız, yine yabancı.
Yanaklarında hüzün allığı,
Bir umutsuz uçurum,
ellerindeki titreme,
Ben sana koşarak geldim,
Sen bir bulut gibi süzülüp de gittin.
Yağmur ateşe su verdi,
Su aşka damla damla can,
Her damlasında sayısız hicran,
Çekildi gitti çok önceden yağmur,
Birkaç mısra dilimde mağrur,
Ve bulutlar kaldı kimsesiz göğümde,
Vakit yanık entarisini dağlardan topladı,
Bir gül bir sevda acısını kokladı,
Duyma şarkılarımı, dinleme, bilme,
Ben ağlarım kelimelerle,
Sende artık gelmezsen gelme.05072007
.
Bir kadını ağlatmak...
İstanbul sıradan bir anadolu çocuğu için erişilmez bir hayal, ulaşılması gereken bir düştür. Sanki orada bir yitiği vardır, yada kaybettiği herşeyi orada bulacaktır. Acı yoktur orda, açlık yoktur herşey bütün güzelliği ile onu beklemektedir. Martılar, şiir, deniz ve aşktan ibarettir sanki İstanbul. Fatihini beklemektedir ve Fatih te bizim anadolu çocuğudur. Gidip te gelmemek lazımdır, kimileri içinde gidilip te gelinemeyen yerdir. Gözü yaşlı birileri kalır arkada, yada gidilince geri dönülemez...Taşı toprağı altındı bir zamanlar şimdi hangi madendir bilemem ama, benim içinde önemlidir İstanbul ama herkesteki anlamı da farklıdır sanıyorum...
Ah İstanbul beyim aman
sen bir hanmısın
varan yiğitleride beyler aman
yutan senmisin....
gelinleri yarsız koyan
bidanem senmisin
gidipte gelmeyende beyler aman
yari ben neyleyim...
Vakitsiz açılan da beyler aman
Gülü ben neyleyim...
Ah İstanbul ıssız kalasın
Taşına toprağına beyim aman
Güller dolmasın
Oda bencileyin aman
Yarsız kalasın
Gidipte gelmeyen de beyler aman
Yarı ben neyleyim(cengiz özkan)
İstanbul’dayız kendimizi şehrimizi başka bir şehre anlatmak için buramdayız. Salonda sıra sıra standlar var, standların başında ilgili kişiler gelen geçene bir şeyler anlatıyorlar. Ürünlerini pazarlamaya çalışıyorlar. Sahnede elinde saz olan iki kişi türkü söylüyor, öyle yanık öyle içten bir seski insanın ciğerlerinden yakalıyor. Yakalamakta yetmiyor tutup kuşatıyor, kavrıyor, buruyor eziyor tüketiyor. Silik bir siluete dönüşüyor insan adımların ardında. Yok gibi geziniyor toprak üzerinde. Ta denirlere işliyor, ta içerden yakıyor.
Bir kadın giriyor içeriye, elinde siyah bir karton çanta. Hafif yeşil bir elbisesi var, incecik adımlar atıyor, kimseler duymadan. Etrafına bakmadan yürüyor, sadece önüne bakıyor. Siyah ve uzun saçlarından bir anlam çıkarmak için çok erken. Sade ve şık giyinmişliği yüzündeki anlamlı ifadeyi gizliyor. Beyaz yüzünü kimselere göstermeden bir köşeye oturuyor. Çantasına dizlerini destek yapıyor, kulağı ve kalbi sahnedeki seste. Sahneyi hafif görecek şeklide bir yere oturuyor. Anlaşılan sahneden gelen ses dışında hiç birşeyle ilgili değil. Onu oaraya çeken şey belkide sadece o türkü. Yanık, içli, sıcacık anadolu gibi tertemiz. Kimseyle ilgilenmiyor, kimsenin de kendisiyle ilgilenmesini istemiyor bir tavrı var. Bir ara bakıyorum, ne yapıyor diye. Bir elini saçlarına tarak yapmış, yada başı öne düşmesin diye tutar gibi oturuyor. Diğer elinde beyaz bir mendil var. Gözleri kızarmış, sanıyorum ağlıyor. Utanıyorum sanki görmemem gereken birşeyi görmüş gibi yaparak. Kafamı çeviriyorum. Oda sanki ağlamak için bulduğu bahaneye sıkıca sarılırcasına kendinden geçmiş vaziyette.
Anam ağlar başucumda oturur,
Derdim elli iken yüze yetirir,
Bu dert beni yiye yiye bitirir
El çek tabip el çek benim yaremden...
Sazın telleri insanın yüreğinde titrer mi, titriyor işte. Birde fonda ağlayan kadın resmi olunca, insan daha bir hüzünleniyor. Daha bir ağlamaklı oluyor. Bir ara gidip konuşmak istiyorum, derdi nedir. Neden ağlar. Neden ağlamak için bir türkünün toprak kokan nağmelerine sığınır insan diye. Sonra böyle tadında kalsın diyorum. Gizemli, hüzün kokulu, türkülerimiz gibi. Her türkünün bir hikayesi vardır ama, biz çok azını biliriz. Çünkü dinlerken bizim hikayemize eşlik eder aslında ve biz yazarız o türkünü hikayesini yeniden. Türküler ardı ardına sıraya giriyor ve gözyaşları damla damla kadının dayandığı bileğinden aşağıya süzülüyor. Sadece türkü aralarında bakıyorum gözyaşlarına, o kimseyi görmüyor kimseye bakmıyor. Dinliyor ve ağlıyor... Türküler bitiyor sahnedeki sazendeler selamlıyorlar dinleyenleri ve sahneden iniyorlar. Kadın çantasını iğreti bir el hareketiyle tutuyor, gözlerini siliyor tekrar beyaz mendiliyle, acılarından arta kalan son bir bakışla bakıyor sahneye ve yüreğine çöreklenen notalara ve adımlarını sürükleyerek çekip gidiyor. Zihnimde birkaç damla gözyaşı ve ağlayan bir kadın yüzü ile ardından bakıyorum bir süre ve hayat devam ediyor....20062007biltir
.
Yukarda resmi görülen parıltılı şeyler bilye, misket diye tabir edilen ve bizim oralarda cıncık diye bilinen camdan yapılma oyun aletleri. Bakmayın ikide birde bunların resimlerini çekmeme. Çocukluğuma inildiğinde görülecektir ki ben bu cıncık işinde o kadar başarılı birisi değilim. Her şeyden önce bu nesnelerin nasıl tutulacağını ve atılacağını bir türlü öğrenememiştim. Çocukların kendi aralarında “pıttık” diye tanımladıkları ve baş parmakla işaret parmağının arasına düzensiz şekilde sıkıştırdığımdan istediğim hıza bir türlü ulaşamadım. İstediğiniz hız ve performansa ulaşamayınca bu işi bırakmak en iyisi idi bende öyle yaptım. Yıllar sonra geçtiğimiz günlerde mahalledeki çocukları bir araya getirdim ve onlardan cıncıkları olanların getirmelerini istedim. Hatta rüşvet anlamında “resimlerinizi çekip dergide yayınlacağım” sözünü bile verdim. Onlarda apar topar toplanıp geldiler. Ve bir iki elde ben oynadım, atışımı değiştirememiş olmakla birilikte başta aldığım iki tane borcumu ödediğim gibi oyun bittiğinde avucumda üç tane cıncık bile vardı. Ama bu yaştaki sevinmeler çocuksu sevinçlerin yerini tutamıyor, dolayısıyla boynu bükük vaziyette durdum ve çocuklardan birine hediye ettim “uttuğum” cıncıkları. Kulağımda birkaç eski kelime ile veda ettim onlara çekilmiş birkaç güzel cıncıklı kare.
Dab (sıralamada en sona kalana deniyor)
Pıttık (yukarda tarifini verdim)
Utmak( kazanmak)
Başım (birinci sıradaki oyuncu)
Çerçöp( cıncığın yerinin temizlenmesi eylemi)10072007
.
Yağmurdan sonra…
Susuyorum akşam oluyor. Gece elinde kırbacıyla geliyor gene. Palyaçoyu arıyor gözlerim, panayırına gitmiş. Hikayelerimdeki bütün kahramanlar toplanmışlar ve eşyalarını topluyorlar. Hüzünlü bir şarkı çalıyor fonda. Söz yok sadece müzik, içini benim doldurmamı bekliyorlar. Eğer o kadar takatım olsaydı, gücüm yetseydi kelimelere, hiç ellerim titrermiydi. Suskun zamanlardan sonra geriye kırık dökük kelimeler kalırmıydı sanıyorsunuz. Palyaçonun gözlerine bakmıştım son defa, ağlıyor, ağlıyordu. Bu adam hiç gülmeyecek mi diye geçirdim içimden son defa. Keşke geçirmez olaydım, içim tuzdan deniz oldu, gözyaşına bulandı. Saçlarım kadar suçlarım olmuştu, aynada gördüm. Hiç birini kale almadım. Secdedeki resmim bile karanlıktı. Sustum öylece sustum. Unutmuş gibi yaptım dünkü yaşadıklarımı. Bugünü yarını düşündüm. Onları düşünecek kadar bile takatim yoktu.
“Akıl git başımdan”
diyen şairi kaleminden öptüm, aşk sırrında kitrelenmiş, kan karışmış rengine gül ebrularını dillendirdim.
Ne yaptımsa olmadı, olmadı, payımıza düşen hüzünden kurtulamadık. Bize başka şey düşmedi ki hiçbir zaman. Hüzün yakışıyordu bize, hüzün yanaklarımızda gül gibi kokuyordu.
Sokaklarda gülümseyen afişlere baktım, beni temsil etmek istiyorlardı. Hep iyiliğimi istediler zaten, hep iyiliğimi, ama vermeyecektim bu defa kararlıydım. Güldüm ve geçtim.
Dolunun kırdığı yeni açmış ağaç dallarına takılı kaldı gözlerim, daha yeni açmışlardı. Kimbilir daha ne günler göreceklerdi, ne rüzgarlar, ne fırtınalar, ne acılar çekeceklerdi. Şimdi hepsini birden çektiler ve düştüler. Birazdan koşar adım evine giden adamlar geçecek üzerlerinden, bir kez daha vurulacaklar. Toprağa biraz daha sıkıca sarılacaklar. Peki bu telaş niye. Ötekilerde bir kaça aya kalmaz gelirler zaten. Hem onlar gelirken sarı renki elbiselerini giyinecekler, siz giderken yeşilsiniz, çünkü genç öldünüz. Sarı benizliler yaşlıyken ölenlerdi.
Susuyordum akşam oluyordu. Susmayıncada akşam olacaktı, en iyisi konuşarak etmekti akşamı ama kelimeler hançer gibi kanatmıştı kalbimin cidarlarını, ne canım çıkmıştı neden sesim çıkıyordu. Hem ne söylemeliydi. Sanki bütün sözler bitmiş, bütün şarkılar susmuştu. Bütün ışıkları sönmüştü Bağdat’ın, Fonda çalan müziğe hala bir söz bulamamıştım. Hala ellerim titriyordu, hala gece kanatlarını üzerime örtmeyi bekliyordu. Palyaço panayırda, içindeki gözyaşlarını göstermeden güldürmeye çalışıyordu. Hikayelerimin kahramanları geri gelmemek üzere çekip gidiyorlardı. Onlara çok çektirmiştim, aşk, acı ızdırap. Dublörlerini ölüdürürken, kendi ömrüne ömür katan adam gibiydim, zalim, bencil, gaddar. Bağırmalıydım şimdi “Ey insanlar, kardeşlerim”. Hayır susmalıydım,çünkü zaman entarisinden tutunacak ve kendine kölelik yapacak yürekler arıyordu. Kimseler duymayacaktı sesimi. Herkes sıraya girmişti.
Yeni şeyler bulmalıydım, yeni hikayeler yazmalı, yeni kahramanlarım olmalıydı, ama onların sonunu hep ben düşünüyordum ve onlar işte bu yüzden kahraman olamayacaklardı. Şimdi susmalıyım, şimdi tekrar gece olmalı, şimdi tekrar gece konuşmalı, dünden kalan en varsa hepsini kanatırcasına susmalıydım.Girdap daralıyordu, çekip alıyordu beni içine, ya direnmeliydim, yada dillenmeli. Tırnağımı derime batırmalı, acıdan zevk almasını öğrenmeliydim. İlaçların saltanatına son vermeli, acıyı tatmalıydım. Biraz uyumalıydım şimdi; belki yeni bir sabaha uyanmalıydım. Belki güneş bizim için doğardı kimbilir, belki şehre bir film gelir. Belki yeniden aşık olur, ellerimizin titremesini gönlümüzün titremesine bırakırdık kim bilir. 22052007Bilal TIRNAKÇI
.
« Önceki :: Sonraki »

